Bir sabah uyandınız ve güneşin altın rengi yansıması eşliğinde Roma’da, Vatikan sokaklarını, o şanını dünyaya duyurmuş sokakları adımlıyorsunuz.
Sistina Şapeli’ne girmek için saatlerce bekliyor ve büyük bir heyecanla kapıdan içeri adım atıyorsunuz. Başınızı göğe kaldırıyorsunuz, ancak o da ne? Yukarı baktığınızda, sizi büyülemesi gereken o efsanevi “Adem’in Yaratılışı” sahnesi hiçbir yerde yok. Karşınızda sadece son derece sıradan, büyük ihtimalle düz bir bej veya modaya uygun basit bir renkle kapatılmış bomboş bir tavan duruyor.
Hemen ardından o sanatsal açlıkla Floransa’ya yolculuk yapıyorsunuz. Akademi Galerisi’nin tam kalbindesiniz. Ancak orada, kusursuz anatomisi ve beş metrelik insanüstü ihtişamıyla sizi selamlaması gereken Davut heykeli durmuyor.
Onun yerine o koskoca kubbenin altında kocaman, anlamsız, soğuk bir boşluk yatıyor. İşte tam o anda zihninizde o sarsıcı soru yankılanıyor: Ya Michelangelo olmasaydı, batının bütün o eşsiz sanat tarihi nereye giderdi?
Düşünün ki, o Rönesans döneminin deha, biraz da huysuz, kimseye boyun eğmeyen inatçı çocuğu tarihe hiç ayak basmamış. Aslında hiçbirimiz, Michelangelo‘nun yokluğunun sadece birkaç eksik taş heykelden veya tavandaki boya parçalarından ibaret kalacağını kolayca iddia edemeyiz.
En baştan şu acı ama bir o kadar da büyüleyici gerçeği peşin peşin kabul etmeliyiz: Ya Michelangelo olmasaydı sorusu, yalnızca bir dönem sanatı için devrilmiş bir tablo değil, koskoca bir insani estetik anlayışın pusulasını tamamen kaybedip bambaşka tuhaf yönlere savrulacağı anlamına geliyor.
Dünya hakikaten nasıl bir yer olurdu? Hadi hep beraber sanatın bu fantastik kelebek etkisinin izlerini adım adım sürelim. Ve tarihte yaşanacak o büyük sarsıntıyı birlikte keşfedelim.
Yaratıcılığın Zirvesi: Sistina Şapeli Tavansız Doğardı
Bizler bu adamın görkemli yokluğunu en çabuk nerede duyumsardık biliyor musunuz? Elbette o yaz sıcağında bitmek bilmeyen uzun müzelerin şöhretli kuyruklarında beklerken hissederdik. Vatikan, Hristiyan dünyasının güç merkezi olarak yine aynı konumunda kalırdı, orası muhakkak. Ancak Vatikan, kültürel ve sanatsal gücünün en efsanevi, en kudretli şahikalarından birini tamamen yitirmiş olurdu. Bugün dünyada yalnızca Sistina Şapeli’ni canlı seyredebilmek adına Vatikan’a her yıl yaklaşık beş ila altı milyon ziyaretçi sel olup akıyor.
Eğer zaman makinemiz bizi o gerçeğe götürseydi, yani ya michelangelo olmasaydı dediğimiz paralel evrene düşseydik, neler olurdu? O çarpıcı, ihtişam dolu tavan, kıyameti resmeden o efsanevi “Mahşer Günü” freski ve insanlık tarihinin yüzlerce efsanesini, yitip gitmiş mitoslarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren eşsiz sahneler asla gün yüzü göremeyecekti. O şapel tavanı, muhtemelen gökyüzünü temsil eden maviye boyanarak üzerine altından küçük yıldızlar serpiştirilecek, oldukça basit bir orta çağ görünümüne hapsolacaktı.
İnsan anatomi yapısını fresklere bu denli cesaretle ve hiç sakınmadan dramatik bir dille taşıyan bir başka çılgın isim kolay kolay ortaya çıkmayabileceği için, dini mekanlardaki tüm o karmaşık süslemeler sanatsal açıdan muhtemelen onyıllarca durağan kalacaktı. Dolayısıyla tam bu noktada o can alıcı soruyu tekrar dillendirmek gerekiyor: Ya Michelangelo olmasaydı, o dönemde resim sanatı tavanı böylesine sonsuz ve devasa evrenlere dönüştürme potansiyelini ne vakit bulabilirdi? Cevabı hepimiz gayet iyi biliyoruz, devasa sanat atlamaları bekleyişleri sevmez.

Davut Heykeli Olmadan Floransa Ne Kaybederdi?
Şimdi ise trenimize binip yavaşça kuzeye, sanatın beşiği o şöhretli Floransa’ya bir adım atalım. Rönesans akımının kalbinin attığı bu ihtişamlı şehir, sanat serüveninde parlatabileceği en güçlü, en sert kayaçlarında yatan pırlantalarından birini eksik barındıracaktı. Ünü sınırları defalarca aşan görkemli Davut heykeli, sırf varoluşu ile Galleria dell’Accademia’ya tek başına bir yıl içinde bir milyonun üzerinde insanı bizzat getiriyor. O harikulade heykelin yarattığı büyü öylesine büyük ki koca bir ülkenin imajını oluşturuyor.
Düşünsenize, ya michelangelo olmasaydı, koca bir dağdan kopup gelmiş o devasa Carrara mermeri bloğu, en iyi ihtimalle kusursuz bir anatomiyle buluşma şansını ebediyen kaçırmakla kalmayacaktı. O blok muhtemelen çok vizyonsuz, vasat bir sanatçının ellerinde harcanarak tarihte belki de bir ismi bile kalmayacak olan düpedüz sıradan bir taş işine dönüşüverirdi. İşin turistik gelir kaybı sadece okyanusun bir damlası.
Olayın bir de asıl canımızı yakacak karanlık, sinsi ve yıkıcı bir sanatsal yönü daha var. Ya Michelangelo olmasaydı, üç boyutlu heykeltıraşlık inanılmaz derecede büyük bir yetenek ve kan kaybı yaşayacaktı. Bu öyle bir adandı ki, mermerin içindeki saklı figürü en baştan gördüğünü ve yalnızca aradaki fazlalıkları “özgür bıraktığını” haykırarak taş yontma sanatının ruhunu baştan sona kökten değiştirmeyi başardı.
Onun meydana getirdiği eserlerindeki o kasların ve kemiklerin bile canlı canlı atan bir damar gibi hissedildiği gerçekçi büyü, sanırım yüzyıllar sonra gelecekti. Zaten insan bedeni ve o bedenin sanatta bu kadar güçlü, böylesine yüce bir duygu aktarım aracı olması o adamsız kesinlikle eksik, hep biraz kırık bir kanattı.
Mimari Kopuş: Kubbelerin Kelebek Etkisi
“Peki ama tüm bunlar iyi hoş da, on altıncı yüzyılda ölmüş bir heykeltıraşın yokluğu seninle benim gibi insanların hayatını günlük yaşamda nasıl etkilesin ki?” diyebilirsiniz. Bu tam bir tuzak sorudur aslında. Gelin sizi o meşhur turistik müzelerin kapılarından alıp bambaşka ve devasa bir şok noktasına sürükleyeyim; sanıyorum hiçbirimizin tahmin edemeyeceği asıl büyük deprem dünya mimarisindeydi!
Bugün evimizde oturup izlediğimiz uluslararası bir haberin tam göbeğinde veya heyecanlı bir Amerikan filminde karşımıza yükselen Washington D.C.’deki o devasa kongre binasına, nam-ı diğer Amerikan Capitol binasına bir odaklanalım.
Ya da İngiltere ile ilgili her on kartpostalın dokuzunda yükseldiğini gördüğümüz Londra’daki o ihtişamlı, harika kubbeli St. Paul Katedrali’ne biraz daha dikkatlice baktığınız an aslında tek bir şeyi anımsarsınız; siz aslında tüm o heybetin içinde Michelangelo’nun dâhice yükselen o kudretli ve muhteşem gölgesine bakıyorsunuz.
Sizce bu benzerlik sadece hoş bir rastlantı veya tesadüf olabilir mi? Elbette hayır! Ya michelangelo olmasaydı, bugün dünya üzerinde yükselen baş döndürücü ihtişamlı devlet binaları inanın çok daha düz, belki daha kutu gibi yalın yapıda kalırdı. Neden mi? Çünkü Roma döneminin dairesel o mükemmel kubbe fikrini alıp, dünyadaki bütün kilise devrimini başlatan Aziz Petrus Bazilikası’nın devasa, harikulade çift cidarlı yepyeni kubbe yapısına entegre eden ta kendisiydi.
Yalnızca bu harika yapısı, ondan sonraki nesiller boyunca dünya üzerindeki diğer bütün büyük metropollerin otorite binalarına “anıtsallık ve sonsuz güç” fikrini verebilen en müthiş, eşi benzeri dünyalar ötesi kopyalanacak bir yegane prototip haline dönüştü. Ya michelangelo olmasaydı, bugün demokrasi veya kraliyet nidaları atarak hepimizin bildiği o büyük mimarlık harikası ve abidevi yapılar, dünyanın dört yanında çok daha cılız ve silik görünümlere saplanıp kalacaktı.
“İlahi Sanatçı” Miti: Sanatın Saygınlık Kazanması
İşin en büyüleyici kısmını sona bırakmadan edemeyiz. En önemli noktamız sanatçının kendisinin devasa bir varlık, kutsal bir şövalye gibi algılanmaya başlamasıydı. Modern dünyanın insancıl görüşüne göre çok ironik değil midir? Biliyor muydunuz ki, Rönesans çağının ilk dönemlerinde en usta heykeltıraşlar ve başarılı ressamlar günümüz standartlarındaki bir “sanatçı” olarak bile adlandırılmazdı. Onlar sokağın hemen her köşesinde çalışan el sanatları yapan alelade “zanaatkarlar” yahut sadece ekmek peşindeki yorgun dökük “taş yontucu işçileri” diye küçük görülür, elbiselerinde biriken mermer tozlarıyla yalnızca basit siparişleri tamamlarlardı.
Eğer tarih farklı bir istikamette ilerlese ve ya michelangelo olmasaydı, ona verilen “il Divino” yani Türkçeye çevirdiğimiz şekliyle “İlahi olan” şeklindeki eşsiz, erişilmez ve ulvi lakap hiçbir deha için ortaya bir türlü çıkmazdı. O, tamamen başına buyruk huysuz tavırlarıyla bilinirdi. Dönemin en saygıdeğer papalarına hatta parayı ödeyen ihtişamlı krallarına dahi kafa taslayabilen sert özgüveni, zaptedilmez kibri ve ufuk çizgisi ötesine uzanan dehasıyla her şeyi yeniden yazdı.
Tam da bu adamın karakteri sayesinde yaratıcılıkla beslenen sanatçının basit ve sıradan bir taş işçisi olmadığını kanıtlamasıyla, zamanın sanatçıları artık en az krallar, asilzadeler ve papalar kadar kendi başlarına büyük yıldızlar haline büründüler. Saygı duyulan figürler, egoları devleşen heykeltıraşlar fırladı sahnede. Eğer gerçekten ya michelangelo olmasaydı diye düşünürsek, sanıyorum güzel sanatların şu anda sahip olduğu inanılmaz derecedeki asil saygınlığı belki yüz hatta belki iki yüz yıl daha öteye sadece bir hasret olarak kalacaktı. Saygın bir yola giriş biletiydi adeta.
Maniyerizmden Baroka: Sonraki Dönemlere Etkileri
Bir de işin tamamen sanatsal akımlar bağlamında fışkıran dev dalgalara, o sert okyanus dalgası zincirleme reaksiyonlara bakmaya ısrarla sürdürmeliyiz. Çünkü herkes kurallara uyum sağlar, oysaki kural oynamak asıl zeka, bu kuralları bilerek mükemmelleştiren biri olmak ise devasa tecrübedir. Ancak o tüm bu sınır çizgilerini elleriyle çizen ve yine o aynı mükemmel sınırları gözünün kırpmadan acımasızca yıkarak yenisini kurabilen asıl devrimci heykeltıraş olarak kaldı.
Michelangelo harika şekiller yaptığı yapıtlarındaki ve özellikle o göz kamaştıran dev heykellerindeki aşırı abartılı ama çok muazzam ölçülerdeki etkileyici vücut hatlarıyla tek başına, evet tam anlamıyla yapayalnız başına “Maniyerizm” adını günümüze taşıyan o koskoca isyankar sanat akımını doğrudan bizzat doğurmuş oldu.
Dönemin tarih kitabında çok hızlı ve ufak bir düzeltme ile eğer tarih şeridinde biraz olsun geri gitmeyi hedefler ve tekrar ya michelangelo olmasaydı senaryosunu zihnimizde şöyle sıkıca ve cesurca test edersek cevap netleşir. Kesinlikle ama kesinlikle Maniyerizm dediğimiz o mükemmel gerilimli geçiş evresi ve sonrasında da barok sanatının abartılı kıvrımları tarihte çok cılız yeşerirdi.
Aslında ya michelangelo olmasaydı dediğimiz an, onu yakından hevesle dikkat keserek izleyen ve kendi damarlarına doğrudan onun dâhiliğinden zehir taşıyan ustalar eksik kalırdı. Bizzat Bernini, ressamların ustası sayılan görkemli Rubens bile tüm o sanatsal atılımlara ruh veren ilham ateşinden mahrum, o muhteşem ışıldayan dramatik can suyunu eline hiç geçiremezdi.
Modern heykeltıraşlığın o şahlanan usta ismi Auguste Rodin’e giden yollar çok daha virajsız, sıradan ve renksizdi. Eğer sitemizi ve içeriklerimizi seviyorsanız mutlaka sizi de büyük bir şevkle bekliyoruz, farklı kültür ve sanat incelemelerimize her zaman o heyecanlı ruh haliyle katılmalısınız.
Kayıp Bir Evrene Veda: Sonuç ve Akılda Kalanlar
Sürekli tekrarlanan bu ihtimalin büyüklüğünü toparlarsak eğer, insanlığın o güzelim tarihinde böylesine uçları kıtaları birleştiren şahsiyetine ve bu dehayı ortaya fırlatan evrene veda edildiğini bir tahayyül etsek, devasa eksikliğini sükunetle kavrarız. Böylesine yıldırım çarptıracak denli dev efsanevi dâhinin birdenbire silinip bütün yeryüzü hafızalarından çıkarılıp bir kenara itildiği tarihteki bir başka hikaye yoksunluğu sadece sahnenin sıradan bir figürünün eksilmesine katiyen ama katiyen benzemez.
O eksiklik, sanki üstünde yüzyıllarca adım atılan o kadim batı kıtası sahnesinin ta kendisinin temelinden büyük bir zelzele ile yıkılıp toz toprak haline savrulmasına denk sayılır diyebiliriz. Michelangelo asilliğinde adeta mitolojik olarak dillere düşen o tanrısal yaratım dehasıyla soğuk pürüzlü taş bloklarına sadece ve sadece sıcak bir kalp ve nefes alıp veren bir ruh katmamıştır. Tümüyle ama harfi harfine tümüyle Batı medeniyetinin temel dini yapılarına koskoca bir yüzyıl büyüklüğünde armağan sunmuştur.
Eğer siz okuyucularımız da sanat tarihinin sayfalarının arasında dolaşırken, olaylar bambaşka yazılsaydı diye fısıldayan “ya olmasaydı” ihtimallerine beyin yormayı zevkli buluyorsanız eminim bizimleyken bu şelalenin daha da güç kazandığına ikna olacaksınız. Zira bir dahaki defa muhteşem bir kültür turizm yolculuğuna fırladığınızda yahut en azından televizyonla veya tabletinizdeki sanat yayınlarında rastlantı sonucu belgesel kanalını açıp da ihtişamın gözler önündeki şahaneliğine kilitlendiğinizde tekrar bir durun. Ve aklımıza o harika soruyu fısıldamakta çekinmeyin, “ya michelangelo olmasaydı” da ben burada başka hangi ufak şeyleri izleyecektim ki diye sorgulasın.
Kesinlikle inanın ki dünyamız her anlamda daha sönük, çok daha sessiz ve vasat sıradanlığın karanlığına gark edeceği, eksik ve ruhsuz olarak kalacağı şapşik anlamsız mekan olacaktı.
Siz de düşünmeye çok seviyorsanız bizlere destek amaçlı, bu sonsuz ve düşündürücü efsaneye her şeydeki tüm fantastik kurgu zenginliğimize ve alternatifler senaryolarımıza buraya tıklayarak en keyifli şekilde dalarak tüm ihtimaller okyanusunda ulaşabilirsiniz, şimdiden inanılmaz zevkli düşündürmeler diliyoruz!
Sıkça Sorulan Sorular
Michelangelo’nun en çok ziyaret edilen eseri hangisidir?
Öncelikle hiç şüphesiz en büyüğü ve benzersizi Roma merkezinde Vatikan’daki ihtişamlı Sistina Şapeli tavanı freskleri ve diğer en güzidesi kesinlikle Floransa’daki harika anatomisiyle Davut heykeli dünyada bilinen en muazzam eşsiz şaheserleridir. Merak ehlini mest eden bu iki yapıtaşı da dev turist ordularını çok uzak ülkelerden kilitler boyu çeker.
Michelangelo sadece kaya gibi taş yontan bir heykeltıraş mıydı?
Bilakis şahsen öyle olduğunu savunsa dahi aslında Michelangelo sadece düz ve basit dev kayaları oyarak heykeller yaratan biri katiyen olmamakla kalmadı, devrindeki akıma ayak da uyduran mimari harikası yaratan binalarla tanınır. Özellikle Rönesans içinden kükreyen şiirleriyle döneminin mutlak şekilde fırtına kopardığı asil sanatkarları arasına gururla kaydadeğer olarak o unvana ismini çakmıştır.
“Ya Michelangelo olmasaydı” günümüz Amerikan gibi dünya mimarisinde nasıl sarsıntılı etkilenirdi?
Hristiyanların gözdesi olan o asırlık ve her kesimden insanları dev bir şemsiyede kavuşturan muhteşem o harikulade ve devasa Roma Aziz Petrus Bazilikası’nın sarsılmaz koca kubbesini büyük ustalıkla kendisinin tasarladığı için dev yapıtlar ortaya çıkarıldı. Tam olarak ondan doğrudan aldığı güçlü harika ilham vesilesiyle İngiltere semalarında yükselen efsanevi St. Paul Katedrali başta olan dünya dev çapındaki yüzlerce dev bina yeryüzünden eksilip silinirdi ve bambaşka görünüm sergileyen ve mimarı belirsiz eserler meydana çıkarılarak sıradan olurlardı.



